Eski günleri hatırlıyorum, ananemin bahçesinde koşuşturduğum, damlarda gezindiğim, türkülü avluları dolaştığım. Ve hayran hayran o'na bakışlarımı.
Tıp kazanmıştı, ben henüz çocuk yaşlarda 6 bilemedim 7 yaşlarında. Nasıl bir hayranlık duyuyordum, sapsarı saçları vardı. Sokakta oynarken bir iki bizimle ip atlar evine girerdi. Bundan 30 yıl öncesinde tıp kazanmış olmak tüm sokaktaki annelerin konuşacağı bir konuydu. İçten içe o'nun gibi olmanın hayalini kuruyordum. Herkes beni konuşsun diye miydi bu istek, doktor olabilecek olacağımı bilmek için miydi hatırlamıyorum şimdilerde. Tahta bahçe kapılarının deliğinden gözlerdim o'nu. Hem avluyu yıkar hem de yanık yanık türküsünü dillendirirdi. Şimdilerde adını bile anımsayamıyorum. Sadece ipten atlayışı, hep dizlerinde çiçek desenli eteği, sapsarı saçları ve güzelim türküleri seslendirişi aklımda. En çok, aklım erdiğinde benim de Özay Gönlüm'den dinlediğim "asmam çardaktan" türküsünü söylerdi. Sesini bazen uzaktan dinlemek için bizim bahçeye geçerdim. Bir dilim ekmeğe sürdüğüm katık üstüne şeker serpiştirilmiş aşım ile dinlemek ayrı keyifliydi benim için.
Yaz bitip eylül ayı geldiğinde başka şehire, İstanbul'a gideceğini duydum, okulu İstanbul'da imiş. Önce çok üzüldüm. Sonra annemle babamın İstanbul'da oturduğu aklıma gelince kocaman gülümsedim, zira ben de kışın gidip annemle kaldığımda o'nu görürüm sanıyordum. Ben de kasım ayı gibi gittim annemin yanına, ama göremedim tabii ki. Yazları iple çeker olmuştum. Tek aklımdaki "iğne vurdurma" bahanesi ile olsa bile yanına gidecek, türküsünü dinleyecektim.
Bunca zaman sonra aklıma düştü sapsarı saçları, tüm sokağın doktor hanımı. Annemden duydum ki hiç evlenmemiş, şimdilerde memlekette yine türkülerini seslendirdiği avluda tek başına biraz serzenişte bulunarak yaşlılığın tadını çıkarmaktaymış. Bahçeyi ekip biçmeye başlamış. Altın sarısı saçları ışıltısı, yanık sesi canlılığını kaybetmiş. Gittiğimde görür müyüm bilmem. "Ahh bir bilsen sana nasıl hayrandım" diyebilir miyim bilmem.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder